07 Eylül 2010

ZÜBÜKZADELER VE İBRİKÇİLERİ…

Aziz Nesin’in ölümsüz romanı Zübük’te, Zübükzade İbraam Bey seçim mitinginde halka demokrasiyi nasıl anlatıyordu?

“Sevgili vatandaşları değerli din kardeşlerim… İstibdat dönemi bitiyor. Devlet baskısı, şunun bunun baskısı yok artık. Vergi yok. Ne var peki? Artık demokrasi var. (Alkışlar…) Aç gözünü, doldur keseni… Demokrasi geliyor! Demokrasi partimizle geliyor. Demokrasi ne demek sayın hemşerilerim? Demokrasi öyle bir şeydir ki… Dadından yinmez… Anladınız di mi?”

İşte Türkiye “dadından yinmeyen” o demokrasi ile 1946’da tanıştı, 1950’de de onun kollarına atıldı. Millet bugün o kucaklaşmanın 60. yılını doldururken, 1950’lerde kesesini açanlar ise bugüne kadar o keseyi doldurdu! Sonuç ortada… Bir yanda dolar milyarderleri, diğer yanda bir çuval kömür, iki paket makarna için “dadından yinmeyen” demokrasiyi pazara çıkaran milyonlar…

Aziz Nesin, Zübük’te, Zübükzade İbraam Bey'de somutlaşan taşra politikacısının eleştirisini yapmaz sadece… Onun her dediğine sorgusuz sualsiz inanıp itibar eden, aslında o tipin yaratıcı olan “koyun sürüsü”nün eleştirisini yapar! Onun için ölümünden kısa bir süre önce milletin bilmem yüzde şu kadarının aptal olduğunu iddia ederken, “ben bütün yaşamım boyunca kitaplarımda bunu anlatmaya çalıştım” demesinin nedeni de budur.

O “sürü” bugün de Zübükzadelerin peşinden koşmuyor mu hâlâ?

Bunlardan bazıları milletvekili de seçiliyor üstelik! Örneğin 27 Mayıs Müdahalesi sonrasında kurulan Soruşturma Kurulu’na ifade veren milletvekillerinden DP’li Sait Göker’in ifadesinden kısa bir bölümü aktarmak istiyorum:

“Maznun Sait Göker huzura alındı. Hüviyeti: Sait Göker, 1327 doğumlu, Hacı İsmail oğlu, Rabia’dan doğma, Bingöl’ün Genç kazasından, ilk tahsilli, rençber, sabıkasız, evli, 5 çocuklu bulunduğunu söylemekle isnat edilen suç anlatılıp soruldu: ‘1954 senesinden beri DP milletvekiliyim. 27 Mayıs 1960 günü nezarete alındım. Çıkan kanunlara Anayasa’ya göre reyle iştirak ettik. Bunların böyle bir netice doğuracağını bilmiyorduk. Ben hukukçu değilim. İlkokul mezunuyum. Anayasaya aykırı durum olup olmadığını ne bileyim. İçimizde hukukçular var, Anayasa’ya uygun dediler, ben de reyimi kullandım, dedi.” (İhtilailin İçyüzü, Abdi İpekçi- Ömer Sami Coşar, 1965, s. 348)

Bugün değişen nedir peki?

Başbakan Erdoğan, 26 maddelik anayasa değişikliği paketi için “Parlamento bütün değerlendirmesini yapıyor, milletin huzuruna bunu hazır olarak getiriyor, ön çalışma bu Parlamento’da bitiyor, bittikten sonra da bunu adeta bir HAP gibi sunuyor” derken, halkoylamasında “evet” demeyi düşünenler hapı yutacaklarının farkında mı acaba? Yoksa birileri de onlara “Evet dersen, demokrasi gelecek” dediği için mi “evet” diyecekler!

Bugün Meclis’te kaç Sait Göker var? Mitinglerde meydanları dolduran yüz binler değil mi, “dadından yinmez demokrasi” nutuklarını kendinden geçerek alkışlayanlar!

Türkiye’nin eğitim ortalaması ortaokul düzeyinde… O “eğitim”in ne kalitede olduğunu da hepimiz biliyoruz! Meclis’teki milletvekilleri de milletin vekili olmaktan çok parti liderlerinin askeri… Onlar parmak kaldır dediğinde kaldırıyor, konuş dediğinde konuşuyor, sus dediğinde susuyorlar! Çünkü hepsi o koltukları parti liderine borçlu… Hepsi seçilmiş değil, atanmış aslında… Dik kafalılık edip başına buyruk hareket edenler, bir daha ne aday gösterilir ne de o ceylan derisi koltuklara oturtulur! O zaman da “dadından yinmez demokrasi”nin sağladığı nimetler olan yüksek milletvekili maaşından, süper emeklilikten, bedava lojmandan, TBMM üyesi olmanın sağladığı saygınlıktan ve diğer ayrıcalıklardan yararlanamaz!

Onun için bugün geçerli olan demokrasi değil, LİDERLER OLİGARŞİSİ’dir. O oligarşiyi yaratan da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” kafasıyla yaşayan, haksızlığa karşı çıkıp sesini yükseltecek cesareti de insanlığı da olmayanlardır!

Asıl sorunumuz Zübükzadeler değil, günümüzün Zübükzadelerinin ibrikçileridir, onların çobanlık ettiği koyun sürüsüdür!

05 Eylül 2010

“TÜRKİYE’NİN HABER KANALI” EN-Tİ-Vİ !

NTV, Türkiye’nin ilk haber kanalı... İşadamı Cavit Çağlar tarafından kurulmuş, ilk yayınını 10 Kasım 1996 tarihinde yapmış, 5 Ocak 1997’de de asıl yayına başlamış bir kanal NTV... 1999 yılında Doğuş Grubu tarafından satın alınan NTV, o tarihten beri “Türkiye’nin Haber Kanalı” sloganı ile yayın yaşamına devam etmektedir.

Peki, neyin kısaltmasıdır NTV?

Nergis TV…

Çünkü 1999’a kadar Nergis Holding’e ait olan NTV, bu adla tanındığı için olsa gerek, 1999’da Ferit Şahenk’in Doğuş Grubu’na geçtikten sonra da yine aynı isimle yayınına devam etti.

Madem NTV, Nergis TV’nin kısaltmasıdır, neden bu haber kanalı bütün yayınlarında kendini izleyiciye “en-ti-vi” olarak sunuyor o zaman?

Örneğin CNN Türk isimli televizyon kanalı da “si-en-en…” şeklinde söyleniyor, ama CNN bir yabancı kuruluş olduğu için CNN’nin “si-en-en” şeklinde okunmasını hadi anlayışla karşıladık diyelim! İyi de NTV’yi neden “en-ti-vi” şeklinde okuyoruz? Böyle söylendiğinde NTV’nin haberciliği daha mı inandırıcı oluyor, daha mı çağdaş görünüyor? Bu şekilde bir isimlendirme evrenselliğin bir gereği mi, yoksa bastırılmış bir aşağılık duygusundan beslenen kültür emperyalizminin ne boyutlara ulaştığını açık bir göstergesi mi?

Dahası, son zamanlarda TV kısaltmasının da bu şekilde söylenmeye başlandığını görüyoruz. TV, biliyorsunuz, televizyon sözcüğünün kısaltılmışı… Sözcüğün kendisi zaten yabancı, ama bu nedenle okunuşunun da İngilizce söylenişine göre mi olması gerekiyor? Neden “te-ve” değil de “ti-vi”?

Öyle garip bir toplum olduk ki, kendini “Türkiye’nin Haber Kanalı” sloganıyla pazarlayan bir kuruluş, yayın yaptığı dil olan Türkçeden utanıyor ve bunun için de izleyicinin beynini yıkar gibi bütün reklamlarında ve duyurularında kendini topluma “en-ti-vi” olarak sunuyor, ama kimseden ses çıkmıyor!

Bu gidişle, yakında TRT’yi “ti-ar-ti” ya da TBMM’yi de “ti-bi-em-em” şeklinde okumaya başlarsak hiç şaşmamak gerekir. Örnekler çoğaltılabilir, çünkü aşağılık duygusunun dibi yok!

02 Eylül 2010

HANEFİ AVCI, BDP’DEN MİLLETVEKİLİ ADAYI OLUR MU!

Başbakan Erdoğan “Birlik ve Kardeşlik Projesi” diyor. Kimilerine göre ise “Kürt açılımı”… Medya ise daha ziyade “demokratik açılım” demeyi yeğliyor.

Peki, Hanefi Avcı ne diyor?

Avcı, yaklaşık 600 sayfalık “Haliçte Yaşayan Simonlar” isimli kitabında bu konuya da değiniyor. Aslında kitap “Cemaat” başlıklı ikinci bölümünde yer alan iddialar nedeniyle tartışma konusu oldu, ama dikkatli okuyucunun gözünden kaçmadığını sanıyorum, Avcı’nın böyle bir kitabı yazmaktaki gerçek amacı “demokratik açılım”ın gerekliliğini kanıtlamak… Bu nedenle olsa gerek kitabın yaklaşık üçte ikisi “Devlet” başlığı altında mevcut devlet yapılanmasının eleştirisine ayrılmış. Avcı’nın bu bağlamda dile getirdiği haklı ve doğru görüşler de var, İkinci Cumhuriyetçi liboş tayfanın yıllardır dinleye dinleye baygınlık veren bayatlamış tezleri de…

Deneyimli bir istihbaratçının siyasal teorisyenliğe soyunarak, devlet teorisi alanında kimi söyledikleriyle komik duruma düşmesini bir yana bırakırsak, Hanefi Avcı’nın Türkiye’deki devlet anlayışını eleştirirken, alternatif olarak önerdiği modelin aslında hiçbir yeni yanı yok. Hanefi Avcı, bir yandan “resmi devlet kurumlarının ve yetkililerinin asla ideolojileri olamayacağı gibi, asla görüşleri de olamaz” (s. 348) ya da –Batı ülkelerini kastederek- “o ülkelerde devletin resmi kurumları asla bir ideolojiye sahip değildir, devletin kurumları toplum karşısında bir hak iddia edemez ve hatta böyle bir şeyin tartışılmasını düşünmeyi bile abes karşılar” (s.352) türünden siyaset bilimi ve kamu hukuku alanında “çığır açacak”(!) görüşler ileri sürerken, diğer yandan alternatif olarak liberal devlet anlayışının övgüsünü yapıyor. Peki, liberalizm bir ideoloji değil mi? Bütün ideolojiler “kaka” da liberal ideoloji mi “cici”? İdeoloji takıntısı olan Avcı’da bu sorunun yanıtı yok ne yazık ki…

Dahası, “resmi ideoloji”yi bu derece eleştirecek kadar “iyi”(!) bilen Avcı, her ne hikmetse o resmi ideolojinin ne olduğunu da hiçbir yerde açıkça söylemiyor. Ama birkaç yerde Atatürkçülüğe dolaylı karşı çıkış, korkakça yapılmış eleştiri denemesi var, o kadar…

Ama Avcı’ya göre “Bugün için Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki bazı hususları değişmez kurallara bağlamak asla akılla izah edilebilecek bir konu değildir.” (s. 351.) Çünkü “mutlaka değişmek mecburiyetinde olana karşı önlem alınamaz.” (s.351)

Anlaşılan o ki, Anayasa’nın değiştirilemeyecek ve değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddeleri Hanefi Avcı’yı rahatsız ediyor ve bunları, “mutlaka değişmek mecburiyetinde olan” hükümler olarak görüyor.

Devletin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri, devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı, başkenti neden “mutlaka değiştirilmek mecburiyetinde” olsun? İşte bu yaklaşımının yanıtını da Avcı’nın “demokratik açılım” başlığı altında ifade ettiği görüşlerini okurken öğreniyoruz.

Hemen belirtelim ki, Avcı demokratik açılımın açık sözlü ve samimi bir savunucusu… Bu bakımdan demokratik açılımın Türkiye için ne gibi sonuçlar doğuracağını ve gerçek bir demokratik açılımdan bahsetmek için neler yapılması gerektiğini bilmek isteyenlerin, Avcı’nın dediklerine dikkat etmelerinde fayda var. AKP hükümetinden farklı olarak lafı döndürüp dolandırmıyor Hanefi Avcı… Olanı ve olacağı açık açık belirtiyor!

Avcı’ya göre demokratik açılım, “sorunları diyalogla, barış içinde çözme yöntemi”dir ve “meselenin bugün gelmiş olduğu aşamada tek çözüm yöntemidir.” (s.369)

Hanefi Avcı’ya göre “…PKK denilince önemli olan Öcalan’ın kendisidir. Öcalan’ın yaşaması ve ileriki süreçte hapisten kurtulup dışarı çıkması ancak açılımın başarısı ile mümkündür. … Bugünkü koşullarda Öcalan’ın tek kurtuluşunun bu yol olduğu kesindir. Mücadeleye devam demesi ve olayların artması Öcalan’ın ömür boyu hapiste kalma ihtimalini güçlendirecektir. Düşük de olsa en iyi ihtimalle 10 yıl daha cezaevinde kalacaktır, Güneydoğu huzura kavuşursa kısa sürede dışarı çıkıp siyasi faaliyete devam etmesi ve umduğunu noktalara gelmesi yüksek ihtimaldir.” (s.370)

Dikkatinizi çekerim, Avcı bu saptamayı gerçekleşmesi yüksek olan bir risk olarak değil, bir çözüm önerisi olarak yapıyor. Avcı’nın “PKK’nın bağımsız devlet fikrinden vazgeçtiği, bağımsız bir devlet istemediği, federasyon da talep etmediği, hatta siyasi herhangi bir taleplerinin olmadığı, bazı kültürel taleplerini olabileceği” (s.370) şeklindeki gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmayan görüşlerinin toplumu yönlendirmeye yönelik kasıtlı ifadeler mi olduğu, yoksa bir öngörüsüzlüğün göstergesi mi olduğu sorulabilir. Bugün “özerklik” talep eden, Türk bayrağı yanında PKK bayrağının dalgalanmasını isteyen, yerel parlamento talebinde bulunan, açıkça “Katalan modeli” öneren ayrılıkçı-Kürtçü PKK hareketinin, siyasi herhangi bir taleplerinin olmadığını, bağımsızlık ve federasyonda vazgeçtiklerini ileri sürmek, Hanefi Avcı’nın psikolojik harekât konusunda ne kadar deneyimli biri olduğu anımsanırsa daha bir anlam kazanıyor!

Psikolojik harekâtı, “hedef halk kitlelerinin istenilen istikamette düşünmesini sağlamak ve bu istikamette kanaat sahibi olması için yapılan, olayları ve haberleri (bilgileri) belli bir açıdan veren planlı bir faaliyettir. Daha açık bir dille ifade edilecek olursa, olayları bazen çarpıtarak, gerçeğin bazen bir kısmını vererek, gerekli görüldüğü durumlarda yalan haber ve bilgi üreterek veya gerçeği tümüyle saklayarak, halkın istenilen tarzda düşünce ve kanaat sahibi olmasını ve istenilen doğrultuda hareket etmesini sağlamaya yönelik planlı ve devlet kurumları eliyle yürütülen bir harekâttır” (s. 336) şeklinde tanımlayan Hanefi Avcı, hakkını teslim etmek gerek, bu işi mükemmel yapıyor!

PKK’nın nihai amacı ve bu amaca ulaşmak için belirlediği strateji ve taktikler konusundaki karartma ve çarpıtmadan sonra, “bu ülkede görünürde 30, örtük olarak daha uzun yıllardan beri yarı resmi bir savaş devam ediyor. Bu savaşın bir de karşı tarafı var. Eğer silahlı bir mücadele sürüyorsa, bunun sebebini asıl olarak bu mücadeleyi başlatan tarafa sormak gerekmez mi? ‘Ne istiyorsunuz, niçin çıkıp bunca zamandır savaşıyorsunuz?’ gibi sorular hiç sorulmuyor. Herkes onlar yerine konuşup Türkiye’nin Güneydoğu ya da Kürt sorunu olmadığını söylüyor. Veya birileri çıkıp onların Türkiye’yi böleceğini iddia ediyor” diyen Avcı, sanki bir BDPli gibi konuşmaya başlıyor:

“Meselenin asıl muhataplarına bu soru sorulmadığı müddetçe sorunu çözmek mümkün değildir. Şimdi de Öcalan ve PKK ile görüşülemez deniliyor. Peki, kiminle görüşülecek?

…Sorun davanın şahsında somutlaştığı Öcalan ve örgüttür. Onlarla görüşülmeden hangi sorun halledilebilir. Daha doğrusu onlardan başka konuşacak bir muhatap var mı ki?

…Bugün için PKK demek Öcalan demektir. Bu açıdan muhatap Öcalan’dır. Öcalan muhatap alınmadan hiçbir sorun halledilemez.

…Öcalan yarın da yine etkin olacak; Güneydoğu’da veya Kürtlerle ilgili bir adım atacak herkes, eninde sonunda bu kişiyi hesaba katmak mecburiyetindedir, hatta onun desteğini almaya da mecburdur. O’na muhtaçtır. Bu sorunları ABD’yle, AB’yle veya başka bir ülkelerle konuşmak, çözmek, pazarlık yapmak isteyenlerin bu devletler veya güçler yerine Öcalan ile sorunu çözmeyi denemelerinin daha akıllıca bir iş olduğunu bilmeleri gerekir.” (s. 373-374)

Hanefi Avcı’nın iddia ettiği gibi Öcalan’ın “kısa sürede dışarı çıkıp siyasi faaliyete devam etmesi ve umduğunu noktalara gelmesi” olası mıdır, bu tartışılır, ama ilk genel seçimde Avcı’yı BDP’den milletvekili adayı olarak görürsek hiç şaşmamak gerekir!

Sonuçta herkese, Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” isimli kitabının sadece “Cemaat” başlıklı ikinci bölümünü değil, tamamını okumalarını öneririm.


31 Ağustos 2010

HANEFİ AVCI VE AYDINLIK…

Hanefi Avcı’nın “Haliçte Yaşayan Simonlar” isimli kitabı çok ses getirdi. Kısa sürede birçok baskı yaptı, binlerce sattı, hatta korsan baskıları bile piyasaya sürüldü! Bazıları, herhalde hızlı okuma kurslarına gitmiş olmalılar ki (!) 588 sayfalık kitabı neredeyse iki gün içerisinde okuyup olumlu ve destekleyici yazılar yazdılar! Çünkü kitabın “Cemaat” başlıklı ikinci bölümünde dikkat çekici iddialar vardı.

Ne yalan söyleyeyim, üç gün önce başladığım kitabı henüz bitirmedim, hâlâ okuyorum. Avcı’nın “Cemaat” başlığı altında neler yazdığını şu ana kadar ancak basından izleyebildim. Kitabın bu bölümüne gelip okuduğumda, o konudaki görüşlerimi de yazarım. Ama Hanefi Avcı, sadece cemaatten bahsetmiyor kitabında… Kitabın sadece ikinci bölümünü okuyup alkışlayanlar, yazarın diğer dediklerini okumaya zaman ayırdılar mı bilmiyorum. Ama Avcı ilginç şeyler de söylüyor. Örneğin Aydınlık dergisi hakkında bakın neler diyor:

“İleriki dönemlerde, Susurluk’ta asker ve jandarmanın da rolü olduğunu söylememin ardından Aydınlık’ta başta Doğu Perinçek olmak üzere derginin tüm yazarları her sayıda bana saldırmaya, iftira ve hakaretler yağdırmaya başladılar. Bunun üzerine açtığım davada hepsini mahkûm ettirdim. Doğu Perinçek tazminatı ödedi, ama dergideki diğer gazetecilerden hiç kimse tazminat ödemek istemiyordu; hiçbirinin adresleri doğru değildi, adres verdikleri yerler boş çıkıyordu. Uzun uğraşılarım sonucunda hepsinin adreslerini tespit edip icra gönderdim. Bir kişi hariç hepsinden tazminatı icra yoluyla zorla aldım. Bu olayda şunu gördüm: Ben bile tazminatı bu kadar zor tahsil edebiliyorsam, diğer insanlar Aydınlık’ta çalışan gazetecileri tazminata mahkûm ettirseler dahi onlardan tahsilât yapmaları hemen hemen imkânsızdı. Dolayısıyla kimseye tazminat ödemediklerinden herkese rahatlıkla iddia ve isnatlarda bulunabiliyorlardı.” (s. 344)

Şimdi Hanefi Avcı böyle yazdığı için bu söylenenleri doğru kabul etmemiz mi gerekiyor? Sanırım bu sorunun öncelikli muhatabı Doğu Perinçek ve Aydınlık dergisidir. Bu bakımdan Hanefi Avcı’nın Aydınlık hakkında dile getirdikleri bağlamında bazı soruları sormamak elde değil.

1.Hanefi Avcı, Aydınlık dergisinde çıkan kendisi ile ilgili haberler dolayısıyla Aydınlık dergisi ve bu haberleri yapan gazeteciler aleyhine kaç dava açmıştır?

2. Bu davalarda Doğu Perinçek’ten başka kaç kişi mahkûm olmuştur? Tazminat ödemekten kaçınan ve Avcı’ya göre adresini saklayanlar kimlerdir?

3. Hanefi Avcı’nın bu dedikleri eğer doğruysa (ki yalan olması için bir neden yok!) o zaman Aydınlık’ın geçmişte Hanefi Avcı ile ilgili yaptığı haberler yalan ve iftira mıydı? Açılan davalar sonucunda Aydınlık ve bu haberleri yapan gazeteciler mahkûm edildiğine göre başka bir tanımlama yapılabilir mi?

4. Eğer Hanefi Avcı’nın söyledikleri doğru değilse, Aydınlık dergisi kitapta yer alan kendisiyle ilgili bu iddialar için yasal yollara başvurmayı düşünüyor mu?

Sonuçta “at izinin iti izine karıştığı”, herkesin birileri hakkında iddialar ileri sürdüğü günümüzde, en doğrusu soruları bizzat muhatabı olanlara sormak değil mi?

Bakalım Aydınlıkçılar bu konuda ne yanıt verecek?

30 Ağustos 2010

SEN İKİYÜZLÜSÜN!

Bugün, 30 Ağustos…

Büyük Zafer’in 88. yıldönümü…

Ve sen… Evet, arkana bakma, sana sesleniyorum:

Sen!

Sen, bugün 30 Ağustos’u kutlayacaksın değil mi?

Bir Atatürk anıtına gidip saygı duruşunda bulunacaksın… Belki de Anıtkabir’e… Sonra geçit törenine katılacak, bol bol alkışlayacak, “yaşa, nur ol” diye haykıracak, belki de ağlayacaksın!

Neden?

Gözyaşlarının nedeni ne?

Sevinç mi, gurur mu, yoksa vicdana azabı mı?

İkiyüzlülüğünü maskelemek için sığındığın içsel bir refleks mi yoksa?

Evet, bugün 30 Ağustos’u kutlayacaksın!

Bugün, “Atatürkçüsün”!

Bugün hepimizden daha “yurtsever”, bugün en iflah olmaz ”milliyetçi” sensin!

Ulusal bayramlarda ve milli maçlarda aklına gelir bütün bunlar zaten! Milli takım gol atınca gırtlağını yırtarcasına “Türkiye, Türkiye…” diye bağırarak rahatlarsın!

Her 23 Nisan’da, her 19 Mayıs’ta, 30 Ağustos’ta, her 29 Ekim’de bayrak asıp vatan- millet edebiyatı yaparak “yurtsever” olursun!

Topu topu yılda 4 gün… Geri kalan 361 günün günahını siler mi peki?

Evet, sen ikiyüzlüsün!

Sen ulusal olan bütün değerlere günde 24 saat haftada 7 gün kin kusanlardan daha suçlusun!

Sözde “vatanseversin” sen!

Ama bu topraklar üzerindeki bulutlar hariç her şey haraç mezat satılırken, “özelleştirme” adı altında kamu varlıkları talan edilirken, hatta vatan toprakları parsel parsel yabancıya devredilirken sustun sen!

Sözde ulusal egemenlikten yanasın!

Ama Türkiye yıllardan beri Avrupa Birliği kapısında uşak muamelesi görürken, “uyum reformu” adı altında egemenliği ve bağımsızlığı ayaklar altına alınırken sustun sen!

IMF denetçileri, Dünya Bankası memurları harcayacağın parayı bile senin adına yönetirken neredeydin? “Ekonomiyi yeniden yapılandırma” adı altında millet yasal yoldan soyulurken neredeydin? Ülke borç batağına gömülüp, her gün geleceğinden yerken, sen kredi kartınla kurduğun sahte cennette keyif çatmıyor muydun?

Sözde bölücülüğe karşısın sen! Ayrılıkçı terörü her fırsatta lanetler, “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırarak rahatlarsın!

Ama ülkeyi yönetenler bölücülerle pazarlık yaparken ya da sözde muhalefette olanlar “genel af” vaatleriyle oy avcılığına soyunduklarında neredeydin?

Sözde muhalifsin sen!

“Hele millet bir düşsün yola, biz de gerekirse takılırız arkasına… Şimdi enayi gibi ortaya atılmanın anlamı var mı?” diyen sözde muhaliflerdensin ama!

Ordunu seversin sen! Mehmetçiği dilinden düşürmezsin sözde!

Ama “bedelli askerlik” (yani parası olanın rahat askerlik yapması) tartışmaları açıldığında dut yemiş bülbüle dönersin! Oğlun birkaç yıl sonra askere gidecek çünkü! “Neme lazım bir de Doğu’ya giderse…” diye düşünürsün…

Bağımsızlık edebiyatı yapmaya bayılırsın! Ama askerinin, Lübnan’dan Afganistan’a kadar NATO’ya jandarmalık yaparken, Kuzey Irak’ta yuvalanmış bölücülerin tepesine çökememesi rahatsız etmez seni! “Neden?” diye sormazsın, çünkü bilirsin nedenini… Askerinin başına çuval geçirenleri kabul edip görüşürsün, müttefik diye bağrına basarsın, onların taşeronu olursun! Anadolu’nun bağrına kurulmuş emperyalist üsleri rahatsız etmez seni!

ABD’ye karşı başını dik tutacak kadar onurun kalmamıştır!

Din ve vicdan özgürlüğünden yana görünürsün sözde… Ama okullardaki zorunlu din dersleri konusunda bugüne kadar ağzını açıp tek kelime etmemişsindir! Ülkeni bir tarikatlar koalisyonun yönetmesini “demokrasi” diye sineye çekecek kadar pişkinsindir! Sana dokunmayan yılan bin yaşasın değil mi?

Sözde Atatürkçüsündür!

Ama “ya istiklal ya ölüm” diyemezsin! “Ne ABD ne AB… Tam bağımsız Türkiye” hedefinin bir anlamı yoktur senin için… AB de ABD de vazgeçilmezindir çünkü… Küreselleşmişsin çoktan!

Sözde Atatürkçüsündür!

"İstiklâlimizi emin bulundurulabilmek için, bizi mahvetmek isteyen EMPERYALİZME karşı ve bizi yutmak isteyen KAPİTALİZME karşı mücadeleyi câiz gören bir mesleği takip eden insanlarız” diyen Atatürk’ten haberin bile yoktur.

Senin Atatürkçülüğün de vatanseverliğin de semboliktir, laftan ibarettir!

Milli maçlarda “Türkiye, Türkiye…” diye bağırırsın!

Ulusal bayramlarda evine bayrak asarsın!

Sosyal paylaşım sitelerinde, sanal ortamlarda ulusalcılık taslarsın!

En fazlası zırt pırt Anıtkabir’e gider, ağlarsın!

Hepsi bu işte…

Ama iş emperyalizme karşı tavır almaya, ABD ve AB’ye eylemli olarak hayır demeye, NATO’ya maşa, “ABD’ye yeşil kuşak, Brüksel’e uşak” olmamaya gelince neredesin? Ülkenin Washington’dan icazetle yönetilmesi, Brüksel’i Kâbe bellemek seni rahatsız etmez!

Ama sen, bugün 30 Ağustos’u kutlayacaksın! Bir Atatürk anıtına gidip saygı duruşunda bulunacaksın! Sonra geçit törenine katılacak, bol bol alkışlayacak, “yaşa, nur ol” diye haykıracak, belki de ağlayacaksın!

Her 23 Nisan’da, her 19 Mayıs’ta, 30 Ağustos’ta, her 29 Ekim’de böylesin işte…

Evine astığın o bayrak, ikiyüzlülüğünü gizleyemez ama!

Evet, sen ikiyüzlüsün… Sen ulusal olan bütün değerlere günde 24 saat haftada 7 gün kin kusanlardan daha suçlusun!

27 Ağustos 2010

“ABD KİMİ DESTEKLİYOR? PKK’YI MI, TÜRKİYE’Yİ Mİ?”

Soruyu ben sormuyorum. “Haliçte Yaşayan Simonlar” (Angora Yay, 2010) isimli kitabı peynir-ekmek gibi satan Hanefi Avcı soruyor! Avcı’nın kitabı daha ziyade Fetullah Gülen cemaati hakkında içerdiği iddialar nedeniyle dikkat çekti, kamuoyunun gündemine bu yönüyle geldi. Bu nedenle geçmişte Hanefi Avcı’ya muhalif bir tavır almış olan kesimler bile, Avcı’nın söylediklerini manşetlerine taşıdılar, bu konuda destekleyici yazılar yazdılar. Kitabın bu yönünün tartışılması ayrı… Avcı’nın bu bağlamda söyledikleri dikkati alınması gereken iddialardır kuşkusuz…

Ne var ki Avcı, kitabında sadece cemaatin devlet içindeki örgütlenmesinden bahsetmiyor. İşte yazının başlığına aldığımız türden sorulara da yanıt veriyor ki, bu yanıt aslında Hanefi Avcı’nın yeni duruşunun değerlendirilmesi açısından aydınlatıcı içerikte…

Lafı uzatmayalım ve Avcı’nın ABD’nin, PKK’yı mı Türkiye’yi mi desteklediği konusundaki görüşlerini içeren satırları aktaralım:

“Pek çok kişi PKK’nın ABD, Almanya, AB tarafından desteklendiğini söylüyor. ‘Öcalan’ı size ABD teslim etti’ deyince, ‘İyi niyetle yaptıkları ne malum’ karşılığını veriyorlar. Peki, soruyorum; PKK’ya karşı kullanılan en etkin silahlarınız olan Kobra helikopterleri, insansız uçaklar, akıllı füzeler, termal kameralar, gece görüş dürbünlerini size kim veriyor? ABD… Bu silahları sağlamadıklarında nelerin olacağını o bölgede çalışan ve şartları bilen askere sorarak cevap vermek gerekir. Ayrıca şunu düşünün; eğer ABD helikopter ve uçaklar gibi hava araçlarına karşı kullanılmak üzere çok küçük, kolay taşınan ve yüzde doksan isabetli Stinger füzelerinden birkaç tane PKK’ya verse durum ne olurdu acaba?

Olaya bir de PKK açısından bakıldığında, gözüken manzara nasıldır? Türk devletinin kendine karşı tüm silahlar, savaş helikopterleri, insansız uçaklar, istenen noktayı vuran güdümlü füzeler ABD’den alınıyor. ABD istese el altından 5-10 tane Stinger füzesini kendisine vererek savaşın kaderini değiştirebilirdi. Oysa ABD Türk devleti ile her zaman iyi ilişkiler içinde olmaya devam ediyor. Hatta en önemlisi de ABD’nin desteği ile Türkiye, liderlerini (Öcalan) tutuklayarak Türkiye’ye getiriyor. Gerçekten kimin, kimi desteklediği herkesin bakış açısına göre belki farklı görülebilir ama herhalde en basit haliyle, yukarıda sayılanlara bakarak, objektif olunduğunda ABD, AB ve diğer tüm aktörlerin Türkiye’yi desteklediği görülebilir.” (s. 155)

Hanefi Avcı, dünyayı ve Türkiye’yi bilmeyen sıradan biri değil. Yıllardır bu işlerin göbeğinde yer almış uzman bir istihbaratçı, deneyimli bir polis… Ama Avcı’nın değerlendirmesinde, PKK’ya karşı Türkiye’yi destekleyen ABD’nin Kuzey Irak’ı neden yasak bölge ilan ettiğinin açıklaması yok! PKK’ya Stinger füzeleri vermeyen (!), ama buna karşı Türkiye’ye “Kobra helikopterleri, insansız uçaklar, akıllı füzeler, termal kameralar, gece görüş dürbünlerini” veren ABD’nin Kandil’de yuvalanmış PKK lider kadrosunu Türkiye’ye neden vermediğini de açıklamıyor Hanefi Avcı? PKK’ya karşı ABD’nin destek verdiği Türkiye’nin askerinin kafasına 2003’te Kuzey Irak’ta neden çuval geçirdiğinin yanıtı da yok Avcı’da… PKK’ya doğrudan lojistik yardım yapılmasıyla ilgili kimi iddiaların ya da Eşref Bitlis’in kuşkulu bir uçak kazası sonucu ölümü gibi olaylarda ABD’nin bir rolü ve etkisi olup olmadığının, bu PKK’ya karşı Türkiye’ye verilen destek iddiası ile ne derece bağdaştığına ise hiç değinmiyorum.

Ama bütün bunları bir yana bırakalım ve Avcı’nın ileri sürdüğü görüşleri doğru kabul edelim. Peki, Türkiye’de önemli bir kesim neden Avcı gibi düşünmüyor da ABD’nin PKK’yı desteklediğine inanıyor? Neden “Öcalan’ı size ABD teslim etti, deyince, ‘İyi niyetle yaptıkları ne malum’ karşılığını veriyorlar”? Bu sorunun yanıtı da Hanefi Avcı şöyle veriyor:

“Güneydoğu’daki bunca askeri gücümüze, kullanılan en ağır yöntemlere, silah üstünlüğümüze, yapılan tüm operasyonlara, hatta tüm dünyanın desteğine rağmen PKK’ya karşı istenen başarının sağlanamamasını gururumuza yediremeyerek şuur altında başarısızlığımıza bahane aramak ve buna kendimizi inandırmak için PKK’nın, ABD, AB ülkeleri, Rusya gibi tüm büyük güçler tarafından desteklendiğini söylüyoruz. Böylece yalnızca PKK’ya karşı değil dünya devletlerine de karşı mücadele ettiğimiz için başarısız olduğumuzu söylüyoruz. Bu, gerçeği görmek istememenin tabii bir neticesidir.” (s.156)

Peki, nedir o “gerçek”?

Türkiye’nin PKK karşısında başarısız olduğu, diğer bir ifadeyle PKK’nın başarılı olduğu!

Avcı’ya göre bunu “gururumuza yediremediğimiz” için “şuur altında başarısızlığımıza bahane arıyoruz”! Kısacası AB ülkelerindeki PKK büroları, kimi ülkelerde yakalanan örgüt üst düzey yöneticilerin sanki hiçbir şey olmamış gibi salıverilmeleri, ROJ TV gibi televizyonların AB’den yayın yapması, PKK lider kadrosunun Kuzey Irak’ta ABD kanatları altında varlığını sürdürmesi… Bütün bunlar bizim şuur altında, başarısızlığımız için ürettiğimiz bahaneler!

Daha ilginci biz Türkler bunu geçmişte de yapmışız! Avcı’dan bunu da öğreniyoruz:

“Ortak şuurumuz tüm dünyanın desteğiyle en küçük bir gücü bile yenmiş olsa büyük bir gücü yenmiş gibi kahramanlık hikâyeleri yazıp anlatmayı sever. Yenildiğinde ise hele de sıradan ve kendisinden zayıf bir rakibe yenilmeyi asla kabullenemez, bahaneler arar. Bu anlayışı Kıbrıs Çıkartması’nda da görürüz. Orada basit isyancılara karşı savaşılmasına, kendi gemimizin yanlışlıkla batırılmasına rağmen sanki büyük bir devlete karşı büyük bir zafer kazanılmış, kahramanlıklara imza atılmış gibi bir anlatım hâkimdir. Yakın tarihte meydana gelen pek çok olayda da aynı anlayış geçerlidir; tarih de bu mantık ve anlayışla yazılmıştır.” (s. 156)

Avcı’nın Kıbrıs Çıkartması bağlamında söyledikleri bir yana, “Yakın tarihte meydana gelen pek çok olay” derken kastettiği olaylar hangileridir acaba? Ya da daha açık soralım: acaba Avcı, “tarih de bu mantık ve anlayışla yazılmıştır” derken, Kurtuluş Savaşımızı da “büyük bir gücü yenmiş gibi” anlatılan “kahramanlık hikâyeleri” olarak mı görmektedir?

Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” isimli hacimli kitabı dikkatle okunduğunda, bu kitabın amacının Fetullah Gülen cemaatini deşifre etmek mi olduğu, yoksa Kürt açılımına örtük olarak destek vermek amacıyla mı kaleme alındığı sorusunu sormamak elde değil…

25 Ağustos 2010

“KENDAL’IN TÜRKİYE AYAĞI”…

Üç gündür Vatan gazetesinde Ümit Fırat ile yapılmış bir söyleşi yayınlanıyor.(Vatan, 23-25.8.2010) Vatan, Ümit Fırat’ı “Kürt aydını ve yazar” sıfatıyla okuyucusuna sunuyor. Ümit Fırat gerçekten bir “Kürt aydını” mıdır, yoksa bir “Kürtçü aydın” mıdır? Ümit Fırat için çeşitli kesimler değişik sıfatlar kullanabilirler, konumuz bunun tartışılması değil. Ama yine de bir örnek olması için, Ümit Fırat’ın da yakın dönemde yazarlığını yaptığı Serbesti gazetesi Yazı İşleri Müdürü Ahmet Zeki Okçuoğlu’nun 14 Aralık 2004 tarihli “Aslında Kürtler Hiçbir Şey İstemiyor” başlıklı yazısında söyledikleri ufuk açıcıdır. Okçuoğlu, Fırat hakkında şu saptamayı yapıyor:

“Kendal Nezan yirmi yılı aşkın bir süredir faaliyet yürüten Paris Kürt Enstitüsü'nün değişmez ve değiştirilemez genel başkanıdır. Ümit Fırat ise aşağı yukarı aynı süreden beridir Kendal'ın TC'deki ayağını oluşturuyor…

Vatan’ın “Kürt aydını ve yazar” diyerek kamuoyuna tanıttığı Ümit Fırat, kendi dava arkadaşları için “Kendal'ın TC'deki ayağı”dır!

Ümit Fırat sadece Vatan gazetesindeki söyleşisinde değil, konuştuğu her yerde demokrasiden ve barıştan bahsediyor, Türkler ve Kürtlerin ortak bir yaşamı sürdürmesi için olumlu bir profil sergiliyor. Davet edildiği televizyonlarda, özellikle CNN Türk ve NTV’deki tartışma programlarında “Kürt aydını” olarak demokrasi, insan hakları ve barıştan yana sözler söylüyor. Kısacası insan Ümit Fırat’ı dinleyince “ne uygar, ne anlayışlı adam…” diyeceği geliyor!

Peki, Ümit Fırat gerçekten böyle biri mi? “Kendal'ın Türkiye ayağı” Ümit Fırat söylediklerinde gerçekten samimi mi?

Ümit Fırat, madem şiddete karşı, madem barış ve demokrasi istiyor, o zaman “kardeşlik” kavramına da olumlu bakması gerekmez mi? “Binlerce yıldır et ile tırnak gibi olmuşuz, iç içe geçmişiz” sözlerini Kürtçülerin ağzından sıklıkla duyarız. Kardeşliğe yapılan bu vurguyu, “Kendal’ın Türkiye ayağı” Ümit Fırat da paylaşıyor mu acaba?

Ümit Fırat, Serbesti dergisinin Şubat-Mart 2003 tarihli 12. sayısında yayınlanan “Kardeş Olmak” başlıklı yazısında bakın neler diyor:

“Kimse tanımadığımız, bilmediğimiz, hatta anne ve babalarımızın gizlice de olsa kulaklarımıza bile fısıldamadığı, kimselerle bizi kardeş olmaya zorlayamaz. …Ortada somut bir veri, kan veya DNA testi yokken, bütün bir halkın, hatta bütün halkların kardeşliği üzerine vaazlar işitince, ister istemez rahmetli anneme öfkeleniyorum; bu kadar çok ve bana benzemeyen kardeşim vardı da, neden bunlardan bana hiç söz etmedi? Ağırıma gidiyor doğrusu.” (s.59)

Ümit Fırat, kardeşlik konusundaki düşüncelerini soyut bir şekilde bırakmıyor, somut bir örnek de veriyor üstelik. Diyor ki:

“…Bir sabah uyandığınızda, T.C. Resmi Gazete’de MGK kararıyla herkesin birbirlerini kardeş olarak kabul etmeye mecbur edildiğini veya MGK’nın bize sormadan hepimizi kardeş ilan ettiğinin yazdığını varsayalım. Ben şahsen bu tür bir işkenceyi göze alarak sayıları hiç de az olmayan insanı, asla kardeşliğe kabul etmezdim. Benim gibi düşünen, böyle bir kardeşliği reddetmek uğruna her türlü işkenceyi göze alabilecek birçok başka direnişçinin de ortaya çıkacağından eminim.” (s.60)

“Kürt aydını ve yazar” Ümit Fırat, kardeşliğe böyle bakan biri işte! Şimdi bu söyleşiyi yapan Mine Şenocaklı’ya ve Ümit Fırat’ı kamuoyuna “Kürt aydını ve yazar” diye sunan Vatan yönetimine sormak gerekir:

Aydın tavrı böyle mi olur?

Cumhuriyetin tüm yurttaşlarının birbirine kardeşlik duyguları ile bağlı olmasını bir işkence olarak gören, kardeşlik anlayışına direnme çağrısı yapan birine aydın denilebilir mi? Bu ülkenin egemenlik ve bütünlüğünden bahseden biri, çıkıp “kan ve DNA testi”nden bahsetse, ne ırkçılığı kalır, ne faşistliği! Ama "Kendal’ın Türkiye ayağı" Ümit Fırat “ortada somut bir veri, kan veya DNA testi yokken, bütün bir halkın, hatta bütün halkların kardeşliği üzerine vaazlar işitince, ister istemez rahmetli anneme öfkeleniyorum” dediği halde topluma “aydın” olarak sunulabiliyor!

Annesine bile öfke kusan bu ırkçı zihniyet, kamuoyu önüne çıkıldığında, barıştan, demokrasiden yana, şiddete karşı olduğundan bahsediyor, takılan bu maskelerle etnik kökeni ne olursa olsun tüm vatandaşlarımız aldatılıyor!

Ümit Fırat, “Kendal’ın Türkiye ayağı” bir Kürtçü olmanın yanında, aslında bir kardeşlik düşmanıdır, ırkçı bir zihniyete sahiptir. “Aydın” olarak parlatılmaya çalışılması gerçekleri gözlerde saklamak dışında bir işleve de sahip değildir!

Yıllardan beri süregelen şu maskeli baloda Vatan gazetesine verilen rol de bu mudur yoksa?

23 Ağustos 2010

SORUMLU AKP (Ayrılıkçılarla Kırıştıran Parti) İKTİDARIDIR!

Mızrak çuvala sığmayınca kırk yıllık gerçekler sanki yeni keşfediliyormuş gibi millete yutturulmaya çalışılır. Günümüz medyasının en önemli işlevlerinden biri de budur. Kimi siyaset ve devlet adamlarının da Amerika’yı yeni keşfediyormuş gibi açıklamalarda bulunmaları, aslında kendi öngörüsüzlüklerinin ilanından başka bir anlam ifade etmez. Türkiye, özerklik tartışmalarına bu tür çapsızlıklarla geldi işte…

21 Ağustos tarihli Vatan gazetesi sözde “yeni” bir haberi, birinci sayfasında manşetten duyuruyordu. “Katalan modeli diyor!” başlıklı haber, İmralı’da cezasını çekmekte olan Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla BDP’ye ve Kandil’e mesaj ilettiğini belirtiyor ve şunları aktarıyor:

“BDP’nin demokratik özerklik dediği projeyi Öcalan açıkça ifade etti: İspanya’daki Katalan bölgesi gibi Meclisimiz olmalı. Diplomasiyi biz yürütmeliyiz.”

Vatan’ın bildirdiğine göre Öcalan, “Meclis olur, halkın kongresi olur. İspanya’daki Katalanlar gibi hukuki altyapı oluşturulur. Kürtlerin statüsü ne olacak? Bu belirlenerek Anayasa ve yasalara yansıtılır” demiş! Hatta diplomaside de bağımsızlıktan söz ederek, “diğer parçalardaki Kürtlerle serbestçe ilişki kurmalıyız. Askerlik yapılacak mı? Bu da tartışılmalı” buyurmuş! Eh Vatan gazetesi de bu “yeni” gelişmeleri manşetten aktarıyor okuyucusuna!

Vatan’ın manşet haberini doğrulayan açıklama, hemen o akşam Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ten geldi. CNN Türk’te yayınlanan “Ne Oluyor?” programına katılan Çiçek, asıl varılmak istenen hedefin bağımsızlık olduğunu ama riskli bulunduğu için şimdilik bunun telaffuz edilmediğini belirtti. Başbakan Yardımcısı şunları söyledi:

“Öyle demokratik özerklik, yerel yönetimler falan filan bu işi bu kadar lafa boğmayalım. Diyorlar ki, şimdi bağımsızlık ilan etmek risklidir. Bunun bedeli var, şimdi bunu söylemeyelim. Önce Türkiye’de Kuzey Irak’taki gibi bir model oluşsun, konjonktür ileride uygun olduğunda da varmak istediğimiz yere varalım. Benim anladığım budur. Ama bu telaffuz edilmiyor.”

Milliyet gazetesi de ertesi gün Cemil Çiçek’in sözlerini “Kuzey Irak modeli istiyorlar” diyerek manşetine taşıdı. (Milliyet, 22.8.2010)

Peki, Abdullah Öcalan’ın “Katalan modeli” istemesi yeni bir gelişme mi? Ya da PKK ve temsilcilerinin “Kuzey Irak modeli” bağlamında kimi taleplerde bulunarak örtük bir şekilde bağımsızlığı hedeflemeleri, Başbakan Yardımcısı Çiçek’in belirttiği gibi, bugüne kadar gerçekten “telaffuz edilmeyen” bir şey mi? Kısacası, kimi yeni gelişmeler var da ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği “Katalan modeli” ya da “Kuzey Irak modeli” gibi yeni taleplerle mi çıktı ortaya ? Yoksa “eski tas eski hamam, durmak yok, yola devam” mı?

Gelin şimdi birkaç yıl öncesine giderek hafızamızı tazeleyelim. PKK- Kongra Gel örgütünün lideri Zübeyir Aydar 2007'in Şubat ayı içinde, Yunanistan'da yayınlanan Elefterotipia gazetesine verdiği demeçte şunları söylemekteydi:

"Hedefimiz yerel parlamentosu ve özerk yönetimi olan İspanya'daki Katalonya modelidir. Doğu ve Güneydoğu'daki demokratik değişimler AB'nin desteği ve diretmesi ile atılan adımlardır. Kürtçe televizyonlar ve radyoların açılması olumlu ancak yetersiz. Türkiye'nin AB yolunda ilerlemesini istiyoruz." (Cumhuriyet, 14.2.2007)

Görüldüğü gibi Vatan’ın yeni bir habermiş gibi pazarladığı Öcalan’ın talebi, en azından 3,5 yıllık! Oysa o günlerde, PKK sözcüleri açıkça “Türkiye'nin AB yolunda ilerlemesini istiyoruz” demelerine rağmen, Türkiye’de soruna sözde “çözüm” öneren birçok şapşal AB'ye üyeliğin PKK'nın sonunu getireceğini iddia ediyordu! Birçokları bugün de hâlâ aynı kafadadır, bu da ayrı… Oysa Zübeyir Aydar'ın demeci, AB üyeliği ile PKK'nın son bulmayacağının; PKK'nın kendi nihai amacı olan "bağımsız Kürdistan"a ulaşma yolunda aşmayı gerekli gördüğü ara aşamalar için AB üyeliğinin sağladığı imkânları nasıl bir basamak olarak gördüğünün en üst düzeyden ifadesiydi. "Bağımsız Kürdistan" amacını 1999'a kadar silahlı mücadele ile gerçekleştirmeyi amaçlayan PKK, bu tarihten sonra Türkiye'nin AB üyelik sürecinin sağlayacağı olanaklardan yararlanarak belli aşamaların gerçekleştirilmesi ile bu hedefe adım adım ulaşmayı amaçlamaktaydı. Dahası, bu amaç sadece yurtdışında dile getirilmemekte, PKK'nın yasal uzantısı olarak hareket eden siyasi parti temsilcileri Türkiye’de de benzer içerikte açıklamalar yapmaktaydı. O günlerde DTP Genel Başkanı olan Ahmet Türk, 2006 yılı içinde Radikal gazetesinde yayınlanan bir söyleşide şunları söylemektedir:

"Biz, Kürt sorununun Türkiye'nin üniter yapısı içinde çözülebileceğine inancımızı defalarca belirttik. İstenen nedir? Birinci aşamada kültürel, kimliksel taleplerdir. Yani farklılıkların birlikte yaşanması koşuluyla farklı kültürlerin, kimliklerin kendisini ifade etmesine "evet" demektir. İkinci aşama, dağdaki insanları topluma kazanacak bir genel affın çıkmasıdır." (Radikal, 17.4.2006)

"Biz demokratik siyasetin önünün açılmasını istiyoruz" diyen ve 2006 yılında "Kürt sorununun Türkiye'nin üniter yapısı içinde çözülebileceğine inancımızı defalarca belirttik." şeklinde konuşan Ahmet Türk, ne ilginçtir ki, DTP'nin, bağımsız adaylarla katıldığı 22 Temmuz 2007 seçimleri sonunda TBMM'de temsil edilmeye hak kazanması üzerine seçim sonuçlarını değerlendirirken, Leyla Zana'nın 20 Temmuz 2007’de zikrettiği "Türkiye'nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir" sözleri hakkında ise şunları söylemekteydi:

"Bizim niyetimiz bu. Çalışmalarımız bu yönde. Bu söylediklerimizin gerçekleşmesi için hükümetin de devletin de iyi niyetli olması lazım." (Radikal, 23.7.2007)

Ahmet Türk 2006 yılındaki konuşmasında "İstenen nedir?" sorunu yanıtlarken, taleplerini saymamakta, sadece "birinci aşama… ikinci aşama…" şeklinde ayrılıkçı Kürt hareketinin nihai amacına ulaşmak amacıyla gerçekleştirmek için önüne koyduğu evreleri ifade etmekteydi. "Ben siyasetçi olarak AB sürecinin desteklenmesi gerektiğine inanıyorum" diyen Ahmet Türk, AB üyeliği konusunda da şunları söylüyordu:

"AB üyeliği Türkiye'nin demokratikleşmesini getirir. Bu Kürtleri rahatlatır. Demokratik bir Türkiye'den Kürtler de yararlanır. Tartışılacak, çözümlenecek çok sorun var. "Türkiye AB'ye giriyor, mesele bitti" diye de düşünülmemeli. Türkiye'nin AB'ye girmesi için en az on beş yıl gerekiyor. Kürtlere "on beş yıl susun" demek doğru değil." (Radikal, 17.4.2006)

Ahmet Türk, birçok şapşalın aksine AB üyeliği ile Kürt sorununun son bulmayacağı kanaatindeydi:

"Kürt sorunu çözülmeyecek. AB üyeliği her şeyi çözseydi Bask ve IRA'yı da çözerdi. İspanya AB'ye girdikten çok uzun süre sonra, diyalog sonucunda verilen bazı haklarla bu noktaya geldi. …AB üyeliği Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun demokratik çözümü, Kürtlerin bazı haklarının güvenceye alınması konusunda önemli bir adım, ama yeterli değil."

"Türkiyelilik"in bir üst kimlik olmasını ve "Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde ana diliyle eğitim hakkının verilmesini" talep eden Ahmet Türk'ün "Kürtler bağımsızlıklar istiyor mu?" sorusuna verdiği yanıt ise çarpıcıdır: "Kürtlerin gündeminde bağımsızlık yok. Avrupa vatandaşı olmak Kürtlerin lehinedir."

Görüldüğü gibi o günkü "aşama"nın hedefi bağımsızlık değildi! Bu bakış açısı, sadece, Ahmet Türk'e özgü de değildir üstelik... Bir yandan AB üyeliğini desteklerken, diğer yandan bunu nihai amaçlar açısından yetersiz gören ve ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin bağımsızlık hedefi doğrultusunda sadece yaşamsal bir ara aşama olarak değerlendiren bu yaklaşım, birçok Kürt siyasetçide egemen bir anlayıştır. Örneğin eski DEP milletvekillerinden Hatip Dicle, "AB üyeliğinin sağladığı hukuki güvenceler, anayasal hak ve özgürlükleri Kürtler yeterli bulmuyorlar mı?" sorusunu şöyle yanıtlamaktadır:

"Hayır bulmuyorlar. Anadilde eğitim bizim asla vazgeçemeyeceğimiz bir konu. Bu, Kürtlerin kırmızı çizgisidir. Çocuklarımızın ana dilde eğitim hakkından vazgeçmeyiz. AB'nin bu konuda oluşmuş kesin kararı yok. AB "biz Kürtlerin kültürel haklarından yanayız" diyor, ama bunun detayına girmiyor. Mesela biz kendimizi yönetmek de istiyoruz. Türkiye'nin eyalet sistemine geçmesini istiyoruz. Etnik değil, coğrafi eyalet olacak bu. AB üyeliğinde bunların garantileri yok. AB'nin getirdiği haklar yetersiz. AB sadece bireysel haklar getiriyor." (Radikal, 25.9.2006)

Buna rağmen Hatip Dicle'nin, "AB'nin Kürt halkının yararına mı zararına mı olduğunu düşünüyorsunuz?" sorusuna verdiği yanıt yine de olumludur:

"Yararınadır. Tabii ki AB hukuku ve demokrasisi Türkiye'den yüz kat ileri. Biz AB üyeliğini destekliyoruz."

"Bağımsız Kürdistan" hedefi doğrultusunda AB üyeliğini ve sağladığı olanaklardan yararlanmayı yaşamsal bir ara aşama olarak gören bu anlayış, sadece PKK çizgisinde olan Kürt siyasetçilerinde görülmüyor. Hatta Hatip Dicle'den ve Ahmet Türk'ten farklı olarak eyalet sistemini bile yetersiz gören, federasyon ve Kürtçenin resmi dil olmasını talep edenler de var. Geçmişte Kemal Burkay ile de beraber çalışmış olan ve şu an Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) Başkanı olan Sertaç Bucak, "Türkiye'de federasyon mu istiyorsunuz?" sorusunu şöyle yanıtlıyor:

"Tabii bizim programımızda da var bu. Avrupa'da İspanya, Belçika gibi federasyon biçimleri var. Belçika'da federasyon olmuş, bizde niye olmasın? Kürtlerin bir idari statüye kavuşması lazımdır. Bana göre bu statü de federasyondur. Ancak Avrupa standartları yaşama geçirildikten sonra Kürt sorununa idari anlamda nasıl çözüm getirebiliriz diye tartışabiliriz biz. Eğer Kopenhag Kriterleri tam anlamıyla uygulanırsa, Türkiye'de Kürt sorununun çözümü için önemli bir adım atılmış olur." (Radikal, 5.3.2007)

Peki, "Türkiye'nin hak ve özgürlükler konusunda AB standartlarına kavuşmasıyla Kürt sorunu çözülemez mi?" Bucak'a göre "tam anlamıyla çözülemez":

"Mesela Kürtlerin çoğunluk olduğu bölgelerde Kürtçenin de resmi dil olmasını istiyoruz. Bu AB'nin Kopenhag Kriterleri içinde yok… Kürt federe devletinin resmi dili Kürtçe olur. Türkçe de zaten bütün devletin resmi dilidir. Bu olabilir. Ayrıca diğer yerlerde, mesela İstanbul'daki Kürtler de isterlerse Kürtçe eğitim yapan okullarda okuyabilirler."

Sonuçta ne Öcalan’ın “Katalan modeli” talep etmesi ne de Cemil Çiçek’in Amerika’yı yeniden keşfeder gibi “Kuzey Irak modeli” istenildiğinden bahsetmesi bugünün gelişmeleri değildir. Ama geçmişte (ve bugün) ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin hedefinin özerklik ve federasyon aşamalarından sonra bağımsızlık ilan etmek olduğu konusunda uyarılarda bulunanlar ne hakaretlerle, ne suçlamalarla karşılaştılar: onlar, barış istemiyordu, akan kandan nemalanıyordu, demokrasiye karşıydı, savaş yanlısıydı vs… Örneğin Cengiz Çandar’dan Oral Çalışlar’a, Soli Özel’den Ahmet Altan’a kadar liboş takımı ise, Irak’ın bölünmesi ya da bölücülerin bağımsızlığı amaçlaması gibi olasılıkların söz konusu bile olamayacağını, bütün bunların bir paranoya olduğunu söyleyerek milletin uyutulmasında üzerlerine düşeni -itiraf etmek gerekir ki- hakkıyla yerine getirdi ! Bu arada Türkiye, AB sürecinde koşar adım ilerlemek adına “reform” adı altında açılım üstüne açılım yaptı! Terörü önlemek bahanesiyle sözde demokratik düzenlemeler yapıldı, ama bütün bunlar aslında terör örgütüne verilen tavizler olmanın ötesinde bir işleve sahip olmadı. Bir “salam politikasını” ustalıkla uygulayan bölücü hareket, üstelik nihai amacını gizlemeye bile gerek görmeden kazanımları cebine koyup yoluna devam etti!

Ve bugün, artık öyle bir aşamaya geldik ki ülkenin özerk Doğu Karadeniz, özerk Orta Karadeniz, özerk Kürdistan vb. şeklinde bölünmesi, her bölgede, bölgesel parlamentoların olması, Türk bayrağının yanında sarı- kırmızı-yeşil bayrağın da dalgalanması talep edilir oldu! BDP lideri Şırnak’tan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na “halkın demokratik özerklik talebini kabul edeceksin!” şeklinde meydan okuyarak emir vermeye başladı. Kandil’den yapılan açıklamalarda devletin Öcalan’ı görüştüğü iddia edildi.

Bütün bu gelişmelerin tek sorumlusu, 2002’de neredeyse sıfırlanan terör ve bölücülüğün tekrar hortlamasını sağlayan politikaların uygulayıcısı AKP iktidarıdır. Şimdi, “asıl amaçları bağımsızlık, ama konjoktür uygun olmadığı için Kuzey Irak modeli istiyorlar” gibi laflarla göz boyamaya çalışanlar, bugünkü koşulların ortaya çıkmasının birinci dereceden sorumlusudur.

Kısacası sözün bittiği noktadayız artık… Türkiye, AKP iktidarından kurtulamadığı sürece, ne terör konusunda ne de başka sorunlar hakkında söyleneceklerin zerre kadar anlamı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği ve ulus devletin varlığının tartışmaya açıldığı günümüz koşullarında hâlâ “açılım” masalı okunuyorsa eğer, suçluyu başka yerde aramayalım, sorun Ankara’da demektir!

12 Eylül halkoylaması o sorunu ortadan kaldırmak için ilk fırsattır.

18 Ağustos 2010

AKP İLE BDP (PKK) EL ELE…

Önce, bir gün arayla gelen iki açıklamayı aktaralım.

İlk açıklama, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamında oturan Abdullah Gül’den… Devletin terörle masaya oturmayacağını belirten (aksini söyleyebilir mi ki zaten!) Abdullah Gül şöyle konuşuyor:

“Terörü bitirmek için devlet her yöntemi dener. Her yöntem denince bu hem silahlı mücadeledir hem de siyasi diplomatik metotlar bunun içindedir. Devlet organları ne yapacağını bilir.” (Vatan, 17.8.2010)

Açıktır ki siyasi ve diplomatik metotları yürürlüğe koymak için, terör örgütü ile aynı masaya oturmanız gerekmez. Dolaylı görüşmeler, arabulucular vasıtasıyla yapılan müzakereler ya da pazarlıkların da “terörü bitirme amacına” yönelik olduğu iddia edilebilir. Abdullah Gül,’ün kastettiği bu mudur acaba?

Bu sorunun yanıtını bir bakıma PKK’nın sözde lider Murat Karayılan veriyor. Fırat Haber Ajansı’na örgütün 13 Ağustos’ta ilan ettiği ‘eylemsizlik’ kararını değerlendiren Murat Karayılan, ateşkesin devlet içerisinden bazı yetkililerin terörist Abdullah Öcalan’la sağlanan temasların ardından geliştiğini ileri sürüyor. Karayılan, iddiasını şöyle gerekçelendiriyor:

“Artık açıklanmasında bir sakınca görmediğimiz diğer önemli bir gelişme de devletin, önderliğimizle geliştirdiği diyalog temelinde ateşkes talebinde bulunmasıdır. Aslında önderliğimiz aradan çekilmişti ancak, talep üzerine yeniden devreye girerek, çağrıları ve devletten doğru gelen istemi de dikkate alarak, bir kez daha barışa şans tanınması için hareketimize bir mesaj gönderdi.” (Milliyet, 18.8.2010)

Anayasamıza göre “Cumhurbaşkanı devletin başıdır.” (madde 104) Diğer bir ifadeyle Cumhurbaşkanı devleti temsil eder.

Ne diyordu “devletin başı” Abdullah Gül?

“Devlet terörle masaya oturmaz!”

Peki, teröristle masaya oturur mu devlet?

Ya da şöyle soralım:

Hangisi yalan söylüyor? “Devletin başı” mı, “PKK’nın başı” mı?

***

“Hükümetin başı” Recep Tayyip Erdoğan ise, 14 Ağustos’ta Erzurum mitinginde şöyle diyordu:

“MHP yönetimi, MHP’yi neden CHP’nin yedeği haline getiriyor. Nasıl oluyor da BDP ile aynı safta buluşuyor. Buradan, MHP’li kardeşlerime sesleniyorum; Vereceğiniz her hayır oyu, MHP’ye değil, CHP’nin hedeflerine, BDP’nin hedeflerine hizmet edecektir.”

“Hükümetin başı”na yanıt BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’tan geldi:

“Hükümet ciddi adım atarsa biz de yeni anayasayı destekleriz.” (Vatan, 18.8.2010)

Şimdi “hükümetin başı”nın millete açıklaması gerekmez mi acaba:

BDP ile aynı safta buluşan kim acaba?

***

Son 10 günlük gelişmeleri özetlersek;

Karayılan’a göre PKK önderliği “…çağrıları ve devletten doğru gelen istemi de dikkate alarak, bir kez daha barışa şans tanınması” için ateşkes ilan ediyor!

Bu arada yıllardan beri açık görüş yapmayan Abdullah Öcalan, geçtiğimiz günlerde açık görüşe çıkıyor, ailesi ile görüşüyor.

BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın geçtiğimiz haftalar içinde ‘inşallah Ramazan ayına hayırlı haberlerle gireceğiz’ şeklinde konuşuyor.

Diyarbakır’da toplanan Demokratik Toplum Kongresi’nde “referandumun ‘evet’e dönüşmesi ya da esnekleştirilmesi seçeneği” tartışılıyor. Sahibinin sesi Taraf gazetesi gelişmeleri “genel kanı boykot kararının esnekleştirilebileceği, hatta ‘evet’e dönüştürülebileceği yönünde oldu.” şeklinde aktarıyor. (Taraf, 10.8.2010)

Bu arada özerklik talebi ve tartışması sıradan bir konuymuş gibi kamuoyunda tartışmaya açılıyor.

Ve en sonunda Selahattin Demirtaş “hükümet ciddi adım atarsa biz de anayasayı destekleriz” diyor!

***

Şimdi AKP’li olsun ya da olmasın, referandumda “evet” diyecek tüm yurttaşlara seslenmek gerekir:

Vereceğiniz her ‘evet’ oyu BDP’nin, PKK’nın amaçlarına hizmet edecek, sizleri BDP-PKK ikilisi ile yanı safta buluşturacaktır. ‘Evet’ diyerek Türkiye Cumhuriyeti’ne ihanet etmeyin. Son pişmanlık fayda etmez! Bizden söylemesi…

17 Ağustos 2010

IRAK TAMAM… SIRADA İRAN…

ABD, Irak’a ilk kez 1991 yılında saldırdı. Birkaç haftalık hava bombardımanından sonra da ülkeyi işgale başladı, ama rejimi devirmedi. Irak’ın fiilen üçe bölünmüş bir halde, ambargo altında yıpratılması 2003 yılına kadar devam etti. Ve 2003 yılında ABD Irak’ı işgal etti.

17 Ağustos tarihli Milliyet gazetesi, 7 yıldır ABD işgali altında olan Irak’tan “savaşçı son ABD askeri”nin çekildiğini haber veriyor. Milliyet’in habere seçtiği başlık ise gerçeği yansıtıyor:

“Enkaz bıraktılar”

Oysa Milliyet de dâhil bütün medya organları, Nisan 2003‘de Bağdat’a giren ABD askerlerini Irak’a “demokrasi” getirdikleri için alkışlamıyor muydu? Gerçekten de ABD Irak’ı durduk yerde işgal etmemişti! Saddam rejiminin elinde kitle imha silahları vardı, bütün uyarılara ve denetimlere rağmen bunları ne imha ne de teslim ediyordu. Bu durum, ABD’nin bölgedeki çıkarları ve müttefikleri için bir tehdit oluşturuyordu. Ayrıca baskıcı Saddam rejiminden Irak halkını kurtarmak, ülkede demokrasi ve insan haklarını egemen kılmak gerekiyordu!

İşte bu bahanelere dayanarak 20 Mart 2003’te, 250 bin askerle işgale başladı ABD… İşgal kısa sürede tamamlandı, Bağdat’a girildi, rejim yıkıldı, sorumluları cezalandırıldı. Ama asıl savaş ondan sonra başladı. İşkenceler, ölümler, katliamlar, bombalı saldırılar… Kısacası bir kaos coğrafyası yaratıldı, insanlar kan ve gözyaşı denizinde yaşam savaşı vermeye mecbur bırakıldı. Bu arada Irak işgali için ileri sürülen gerekçenin de hiçbir gerçekliği olmadığı ortaya çıktı. Ortada ne kimyasal ne de biyolojik silah vardı!

Milliyet, “ABD, Irak’ı kaderine terk ediyor” diyor. Oysa Irak’ı ABD saldırganlığı ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan emperyalist işgal karşısında yalnız bırakarak 2003 yılında kaderine terk eden dünya kamuoyu değil miydi? O günlerde en azından suskun kalarak emperyalist işgale destek veren medya organlarının, bugün 7 yıllık yıkımın bilançosunu sayfa sayfa yayınlamaları ikiyüzlülüğün daniskasıdır!

Bu gerçek bir yana, 7 yılın bilançosu ise gerçekten tüyler ürpertici…

Savaş boyunca en az 150 bin sivil öldü.

230 bin kişi mülteci oldu.

1,5 milyon kişi Irak sınırları içerisinde göç etmek zorunda kaldı.

Bugün Irak’ta çocukların yüzde 50’si okulu bitiremiyor.

7 milyon kişi günde 2,2 dolarlık bir gelirle açlık sınırı altında yaşamaya mahkûm…

Resmi işsizlik oranı yüzde 15 olarak görünüyor, ama gençler arasında işsizlik oranı yüzde 30…

Her dört Iraklıdan birinin (yüzde 24) temiz suya erişimi yok. Irmak ve nehirlere akıtılan kanalizasyon suyu oranı yüzde 83…

Ve günde ortalama 10 kişi saldırılarda ölüyor.

7 yıllık işgal sonunda ABD’nin Irak’a getirdiği "demokrasi" ve "insan hakları"  düzeni bu işte… Fiilen üçe bölünmüş, en önemli zenginliği olan petrol uluslararası şirketlerin denetimine bırakılmış olan Irak, artık kaderiyle baş başa…

Ve şimdi medya organları bu dramatik tabloyu manşetlere taşıyarak “ABD Irak’ı kaderine terk ediyor”, “enkaz bıraktı” vb. türden başlıklarla bir tür günah çıkarıyorlar!

Oysa benzer bir senaryo, Irak’tan sonra İran için de sahneye konulmaya çalışılıyor bugün. İran da “nükleer silah elde etmeye çalışıyor” gerekçesiyle ambargo altında… İran’da “demokrasi” ve “insan haklarını” tanımayan bir rejim var! Ve dünya kamuoyu İran’a ilk kimin saldıracağı konusunda papatya falı açıyor:

ABD… İsrail… ABD… İsrail… ABD…

Bu tehlikeye ve İran’a yönelik olası bir saldırının bir dünya savaşına nasıl dönüşebileceğine dikkat çeken tek kişi ise Küba’nın eski lideri Fidel Castro…

Ama dinleyen kim? Bugüne kadar ne Milliyet’te ne de diğer holding medyasında olası bir İran saldırısının yaratabileceği felaket konusunda duyarlılık yok!

Neden?

Çünkü kapitalizmin krizinin artık denetlenemez bir hal aldığı günümüzde, bunun tek ilacı var: savaş…

Onun da enkaz ve insanlık için felaketten başka bir şey üretmediğini biliyoruz. Ama bu sefer patlak verecek bir savaş, ortada ne kapitalizm bırakacak ne de yaşanabilir dünya… O zaman Milliyet türünden gazetelerin timsah gözyaşları dökmeye fırsatı bile olmayacak.

Emperyalizm, Irak’ın işini bitirdi, şimdi sırada İran var! Bu arada Türkiye’nin de özerklik yoluyla federasyona giden bir makyajlama operasyonu ile yeniden şekillendirilmeye hazır hale getirilmesi, önümüzdeki yılların siyasal gündeminde yer alan konulardandır.

Ne yazık ki bütün bunların bizim toplumumuz için bir önemi yok. Bizim derdimiz Erdoğan boyu ile soyu, Kılıçdaroğlu’nun da havuzlu villası…

Vah zavallı milletim vah…

16 Ağustos 2010

MAZOŞİST BİR TOPLUM MUYUZ?

Benjamin Disraeli’nin o ünlü sözünü çoğu kişi bilir:

“Üç türlü yalan vardır: basit yalan, kuyruklu yalan ve resmî istatistikler…”

Disraeli bugün yaşıyor olsaydı, bu “üç tür yalan”a bir dördüncüsünü eklemekten çekinmezdi herhalde:

Seçim anketleri!

Seçmenin, çıkarlarını koruyacak olan partiye değil de, at yarışı oynar gibi, seçimi kazanacağını düşündüğü partiye oy vermeyi yeğlediği Türkiye gibi ülkelerde seçim anketleri kamuoyunu yönlendirmek için etkili bir silah günümüzde… Bu nedenle olsa gerek, karşıt görüşte partilerin yaptırdığı seçim araştırmaları taban tabana zıt sonuçlar verebiliyor. Araştırmanın kapsamındaki soruları, istenilen yanıtları verecek kesimlere sorduğunuzda, bir araştırmada birinci sırada görünen parti, diğerinde nal toplayabiliyor! Sonuçta herkes, en azından kendi siyasi tabanını bir arada tutabilmek için bu tür cambazlıklardan yararlanma yoluna başvuruyor!

Habertürk gazetesinin aylık Konsensüs anketi (Habertürk, 15.8.2010) bu hınzırlıkları içeriyor mu, bilmiyorum. Ama Habertürk gibi, ulusal düzeyde yayınlanan bir gazetenin böyle yollara başvurmaması gerek, değil mi? Hem Habertürk’ün AKP iktidarını parlatmaktan ne çıkarı olabilir ki!

Habertürk’ün Konsensus Temmuz-2010 anketine göre bugün seçim olsa oylar (%) olarak şöyle dağılıyor:

AKP: 41,3
CHP: 29,8
MHP: 12,7
BDP: 6,2
SP: 3,8
Diğer: 6,2

Ne var ki anket sadece partilerin olası bir seçimde yüzde kaç oy alabileceklerini tahmin etmekten ibaret değil. Yanıt verilen birkaç soru daha var ki, işte o yanıtlar yukarıdaki sonuçları biraz kuşkulu kılıyor.

Örneğin “Demokratik açılımı onaylıyor musunuz?” sorusuna verilen yanıt şöyle:

Evet: %39,6
Hayır: %60,4

Ya da “ABD, terörle mücadelede Türkiye’ye destek veriyor mu?” sorusuna da şu oranlarla yanıt verilmiş:

Evet: % 11,6
Hayır: % 88,4

Ayrıca araştırmanın deneklerinden % 79,7’si Türkiye’nin en önemli sorununun işsizlik olduğunu düşünüyor!

Bu araştırma çerçevesinde soru yöneltilen denekler, şu anda iktidarda olan AKP’nin Türkiye’yi 20002 yılından beri yönettiğini biliyorlar. AKP’nin “demokratik açılım” adı verilen bir dizi girişimi yaşama geçirmeye çalıştığını ve terörle mücadelede ABD ile yakın işbirliği içinde olmayı savunduğunu da biliyorlar! Türkiye ekonomisinin dümeninde 2002 yılından beri AKP’nin olduğu da herkesin malumu…

Ama araştırmaya katılanların yüzde 60,4’ü demokratik açılımı onaylamamasına, yüzde 88,4’ü ABD’nin terörle mücadelede Türkiye’ye destek vermediğine inanmasına, yüzde 79,4’ü ise Türkiye’nin en önemli sorununun işsizlik olduğunu düşünmesine rağmen, bunların en az yarısı bugün bir seçim olsa bu konularda tam tersini düşünmekte ve yapmakta olan AKP’ye oy verecekler!

Garip değil mi?

Örneğin yaklaşık toplumun yüzde 80’i Türkiye’nin en önemli sorununun işsizlik olduğunu düşünüyorsa, 8 yıldan beri Türkiye’yi yöneten ve bu işsizlik olgusundan birinci derece sorumlu olan AKP’yi olası bir seçimde neden yüzde 41,3 oranında bir oyla destekliyor?

Ya da olası bir seçimde AKP’ye oy verecek yüzde 41,3 oranındaki seçmenin hepsi bile demokratik açılıma onay veriyor olsa, o zaman Kürtçülüğün yasal partisi BDP demokratik açılıma karşı mı?

Kısacası bu araştırmada soru yöneltilenler ya mazoşist ya da ortada bir bit yeniği var!

Ama aynı araştırmada, “ders veya mesleğinizin gerektirdiği kitaplar hariç son bir ay içinde kitap okudunuz mu?” sorusuna “hayır” diye yanıt verenlerin oranı yüzde 77,3 ise ve “okumayı en fazla tercih ettiğiniz kitap türleri hangileri?” sorusuna yanıt verenlerin yüzde 23’ü de (birinci sırada) “dini yayınlar” diyorsa eğer, bu tür çelişkilere şaşmamak gerekir o zaman…

İnsan böyle bir tabloyu görünce, “AKP ve Erdoğan bile fazla bu ülkeye…” diye düşünmeden edemiyor!


14 Ağustos 2010

CHP’NİN GENEL BAŞKANI KİM?

CHP Genel Sekreterliği, 29 Temmuz 2010 tarihinde CHP örgütüne bir genelge gönderiyor. “Genelgede 2007 - 2010 arasında CHP'de genel başkanlık ve genel başkan yardımcılığı görevinde bulunan isimlerin referandum sürecinde oluşturulan çalışma gruplarında yer almayacağı belirtiliyor. Önder Sav imzalı genelgeyle adeta ‘evinde otur’ denilen isimler arasında Deniz Baykal, Yılmaz Ateş, Cevdet Selvi, Onur Öymen ve Bihlun Tamaylıgil bulunuyor. Genelgede ‘Anılan gruplarda Genel Başkanlık yapmış olan, 2007-2010 döneminde Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunan milletvekillerimiz ile Genel Sekreter, Genel Başkan Yardımcısı Hakkı Süha Okay, TBMM Grup Başkanvekilleri, Ankara, İstanbul ve İzmir illeri doğrudan Genel Sekreterliğe bağlı çalışacağından bu illerin milletvekilleri görevlendirilmemiştir’ deniliyor.”

Deniz Baykal genelgeyle ilgili olarak yakın çevresine ''Tuhaf işler, üzücü'' derken, dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı Yılmaz Ateş ve Cevdet Selvi de 'genelge kavgasıyla' ilgili zehir zemberek açıklamalarda bulunmuşlar.

Sizi bilmem, ama ben hiç şaşırmadım. Hürriyet’in internet sayfasında yer alan “CHP’de Genelge Kavgası” başlığını taşıyan haberi gördüğümde okumayacaktım bile… Çünkü CHP’nin yakın tarihi bu tür kavgalarla, tasfiyelerle, iç çekişmelerle dolu… Bu nedenle Cumhuriyet’i kuran Türkiye’nin en eski partisi bugün bu hale düştü.

Evet, hiç şaşırmadım. Eğer bugün Önder Sav’ın koltuğunda Baykal, Ateş ya da Selvi oturuyor olsaydı, benzer bir genelgeyle aynı tasfiyeyi onlar gerçekleştirmeye çalışırlardı herhalde... CHP’nin huyu bu, ne yapalım!

Ben şaşırmadım da, acaba CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu şaşırmış mıdır? Kimbilir belki de hemen telefona sarılmış ve Genel Sekrete Önder Sav’ı arayıp sormuştur:

“Önder Bey, hayrola? Bu ne genelgesi?”

Artık Önder Bey ne yanıt vermiştir bilinmez. “Sayın Genel Başkan, oyunun kuralı bu… Biz onları yemezsek, onlar bizi yerler. Erken davranan yol alır” demiştir belki de, kimbilir!

Oysa Kemal Kılıçdaroğlu gerek Genel Başkanlığa seçildiği Kurultay’da gerekse kurultay sonrasındaki süreçte pembe bir tablo çiziyor, sürekli birlik-beraberlik mesajları veriyor, CHP Genel Başkanlığı koltuğunda oturmanın sorumluluğu ile davranacağını ilan ediyordu. Örneğin Kurultay konuşmasında Kemal Kılıçdaroğlu şöyle demiyor muydu?

"Atatürk'ün, İnönü'nün, Ecevit'in, Baykal'ın koltuğuna oturacağım, sorumluluğum büyük…"

Yine Kemal Kılıçdaroğlu partinin yetkili organlarıyla ilgili listeyi değerlendirirken, CHP'nin “büyük bir aile” olduğunu belirterek, “Bu ailenin içinde çok zengin düşünürlerimiz, akademisyenlerimiz var, yazarımız, çizerimiz, sade yurttaşımız var. Dolayısıyla listeyi hazırlarken belli bir dengeyi gözettim. Ayrım yapmamaya özen gösterdik” demiyor muydu?

Kılıçdaroğlu, şöyle konuşuyordu:

“Oy verenler, vermeyenler diye bir ayrım da yapmadık. Listeye baktığınızda daha önce genel başkanlığa soyunmuş 3 arkadaşımızı da orada görüyorsunuz. Dolayısıyla biz CHP'yi iktidara taşımanın yollarını arıyoruz. Listeye girmeyenler herhangi bir şekilde üzüntü duymasınlar. Çünkü biz halkın partisi olma yolunda her türlü özveriye katlanarak, iktidar koşusunu başlatmayı düşünüyoruz. Bu nedenle Parti Meclisi dışında kalan arkadaşlar şu veya bu şekilde 'dışında kaldık' diye kaygı taşımasınlar. Biz herkes ile beraber tek yürek çalışacağız, çalışmalarımızı sürdürüleceğiz. (Hürriyet, 23.5.2010)

İşte şimdi görüyoruz “herkes ile beraber tek yürek” olarak nasıl çalışıldığını?

Yine Kemal Kılıçdaroğlu 24 Mayıs’ta eski Genel Başkan Deniz Baykal’ı Beysukent Angora Evlerinde ziyaret edip yaklaşık 45 dakika görüşmüş ve çıkışta gazetecilere yaptığı açıklamada, “Kendisini çok iyi gördüm, bazı önerileri oldu, onu dikkate alacağız” dememiş miydi? Hatta Kılıçdaroğlu, Baykal'a “sık sık gelebilir miyim, başvurabilir miyim?” diye sormuş, Baykal da kendisine “Bundan onur duyarım” diye karşılık vermişti. (Hürriyet, 24.5.2010)

Bırakın Baykal’ın “önerilerini dikkate alıp değerlendirmeyi”, bırakın “sık sık gelip başvurmayı”, şimdi bir tasfiyenin ilk belirtileri ortaya çıkıyor!

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, aynı gün CHP Genel Merkezi'ne gitmek üzere Çukurambar'daki evinden ayrılırken de gazetecilerin sorularını yanıtlamış ve bu sefer de şunları söylemişti:

“Bu koltuğa oturmanın kolay olmadığını, sorumluluk gerektirdiğini, zor bir görev üstlendiğimin bilincindeyim ama önemli olan zorlukları başarmaktır. Ben, zorlukları başarma konusunda kararlılığımı sürdüreceğim.
En büyük güvencem halktır, halkın sorunlarını çözmek için yürüyüşe başladık zaten. Halk, gerçekten çok ciddi sorunlarla karşı karşıya... Hiçbir ayrım yapmaksızın bütün yurttaşlarımıza gideceğiz. İnançları ve etnik kimliği ne olursa olsun, bütün yurttaşlarımızın görüşleri de başımızın üzerindedir. Ama şunu çok iyi bilmelerini isterim; biz onların sorunlarıyla ilgileniyoruz ve onların sorunlarını çözmeye kararlıyız.”

Kılıçdaroğlu “Hiçbir ayrım yapmaksızın bütün yurttaşlarımıza” gitmeden önce partililer arasında bir yapılmasına engel olsun!

“Bütün yurttaşlarımızın görüşleri başımızın üzerindedir” de Baykal’ın Öymen’in, Ateş’in görüşleri ve katkısı neden önemsizdir yeni CHP yönetimi için?

Eğer bu genelge Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun bilgisi ve onayı dışında gönderilmişse o zaman Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten sorumluluk sahibi bir lider gibi davranmalı ve "Atatürk'ün, İnönü'nün, Ecevit'in, Baykal'ın koltuğunda” kendisinin oturduğunu göstermelidir!

Bir partili olarak değil, ama Kemal Kılıçdaroğlu’nun “görüşleri başımızın üzerindedir” diye tanımladığı sıradan bir yurttaş olarak merak ediyor ve soruyorum:

“CHP’nin Genel Başkanı kimdir? Kemal Kılıçdaroğlu mu, Önder Sav mı?”