Mızrak çuvala sığmayınca kırk yıllık gerçekler sanki yeni keşfediliyormuş gibi millete yutturulmaya çalışılır. Günümüz medyasının en önemli işlevlerinden biri de budur. Kimi siyaset ve devlet adamlarının da Amerika’yı yeni keşfediyormuş gibi açıklamalarda bulunmaları, aslında kendi öngörüsüzlüklerinin ilanından başka bir anlam ifade etmez. Türkiye, özerklik tartışmalarına bu tür çapsızlıklarla geldi işte…
21 Ağustos tarihli Vatan gazetesi sözde “yeni” bir haberi, birinci sayfasında manşetten duyuruyordu. “Katalan modeli diyor!” başlıklı haber, İmralı’da cezasını çekmekte olan Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla BDP’ye ve Kandil’e mesaj ilettiğini belirtiyor ve şunları aktarıyor:
“BDP’nin demokratik özerklik dediği projeyi Öcalan açıkça ifade etti: İspanya’daki Katalan bölgesi gibi Meclisimiz olmalı. Diplomasiyi biz yürütmeliyiz.”
Vatan’ın bildirdiğine göre Öcalan, “Meclis olur, halkın kongresi olur. İspanya’daki Katalanlar gibi hukuki altyapı oluşturulur. Kürtlerin statüsü ne olacak? Bu belirlenerek Anayasa ve yasalara yansıtılır” demiş! Hatta diplomaside de bağımsızlıktan söz ederek, “diğer parçalardaki Kürtlerle serbestçe ilişki kurmalıyız. Askerlik yapılacak mı? Bu da tartışılmalı” buyurmuş! Eh Vatan gazetesi de bu “yeni” gelişmeleri manşetten aktarıyor okuyucusuna!
Vatan’ın manşet haberini doğrulayan açıklama, hemen o akşam Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’ten geldi. CNN Türk’te yayınlanan “Ne Oluyor?” programına katılan Çiçek, asıl varılmak istenen hedefin bağımsızlık olduğunu ama riskli bulunduğu için şimdilik bunun telaffuz edilmediğini belirtti. Başbakan Yardımcısı şunları söyledi:
“Öyle demokratik özerklik, yerel yönetimler falan filan bu işi bu kadar lafa boğmayalım. Diyorlar ki, şimdi bağımsızlık ilan etmek risklidir. Bunun bedeli var, şimdi bunu söylemeyelim. Önce Türkiye’de Kuzey Irak’taki gibi bir model oluşsun, konjonktür ileride uygun olduğunda da varmak istediğimiz yere varalım. Benim anladığım budur. Ama bu telaffuz edilmiyor.”
Milliyet gazetesi de ertesi gün Cemil Çiçek’in sözlerini “Kuzey Irak modeli istiyorlar” diyerek manşetine taşıdı. (Milliyet, 22.8.2010)
Peki, Abdullah Öcalan’ın “Katalan modeli” istemesi yeni bir gelişme mi? Ya da PKK ve temsilcilerinin “Kuzey Irak modeli” bağlamında kimi taleplerde bulunarak örtük bir şekilde bağımsızlığı hedeflemeleri, Başbakan Yardımcısı Çiçek’in belirttiği gibi, bugüne kadar gerçekten “telaffuz edilmeyen” bir şey mi? Kısacası, kimi yeni gelişmeler var da ayrılıkçı Kürt milliyetçiliği “Katalan modeli” ya da “Kuzey Irak modeli” gibi yeni taleplerle mi çıktı ortaya ? Yoksa “eski tas eski hamam, durmak yok, yola devam” mı?
Gelin şimdi birkaç yıl öncesine giderek hafızamızı tazeleyelim. PKK- Kongra Gel örgütünün lideri Zübeyir Aydar 2007'in Şubat ayı içinde, Yunanistan'da yayınlanan Elefterotipia gazetesine verdiği demeçte şunları söylemekteydi:
"Hedefimiz yerel parlamentosu ve özerk yönetimi olan İspanya'daki Katalonya modelidir. Doğu ve Güneydoğu'daki demokratik değişimler AB'nin desteği ve diretmesi ile atılan adımlardır. Kürtçe televizyonlar ve radyoların açılması olumlu ancak yetersiz. Türkiye'nin AB yolunda ilerlemesini istiyoruz." (Cumhuriyet, 14.2.2007)
Görüldüğü gibi Vatan’ın yeni bir habermiş gibi pazarladığı Öcalan’ın talebi, en azından 3,5 yıllık! Oysa o günlerde, PKK sözcüleri açıkça “Türkiye'nin AB yolunda ilerlemesini istiyoruz” demelerine rağmen, Türkiye’de soruna sözde “çözüm” öneren birçok şapşal AB'ye üyeliğin PKK'nın sonunu getireceğini iddia ediyordu! Birçokları bugün de hâlâ aynı kafadadır, bu da ayrı… Oysa Zübeyir Aydar'ın demeci, AB üyeliği ile PKK'nın son bulmayacağının; PKK'nın kendi nihai amacı olan "bağımsız Kürdistan"a ulaşma yolunda aşmayı gerekli gördüğü ara aşamalar için AB üyeliğinin sağladığı imkânları nasıl bir basamak olarak gördüğünün en üst düzeyden ifadesiydi. "Bağımsız Kürdistan" amacını 1999'a kadar silahlı mücadele ile gerçekleştirmeyi amaçlayan PKK, bu tarihten sonra Türkiye'nin AB üyelik sürecinin sağlayacağı olanaklardan yararlanarak belli aşamaların gerçekleştirilmesi ile bu hedefe adım adım ulaşmayı amaçlamaktaydı. Dahası, bu amaç sadece yurtdışında dile getirilmemekte, PKK'nın yasal uzantısı olarak hareket eden siyasi parti temsilcileri Türkiye’de de benzer içerikte açıklamalar yapmaktaydı. O günlerde DTP Genel Başkanı olan Ahmet Türk, 2006 yılı içinde Radikal gazetesinde yayınlanan bir söyleşide şunları söylemektedir:
"Biz, Kürt sorununun Türkiye'nin üniter yapısı içinde çözülebileceğine inancımızı defalarca belirttik. İstenen nedir? Birinci aşamada kültürel, kimliksel taleplerdir. Yani farklılıkların birlikte yaşanması koşuluyla farklı kültürlerin, kimliklerin kendisini ifade etmesine "evet" demektir. İkinci aşama, dağdaki insanları topluma kazanacak bir genel affın çıkmasıdır." (Radikal, 17.4.2006)
"Biz demokratik siyasetin önünün açılmasını istiyoruz" diyen ve 2006 yılında "Kürt sorununun Türkiye'nin üniter yapısı içinde çözülebileceğine inancımızı defalarca belirttik." şeklinde konuşan Ahmet Türk, ne ilginçtir ki, DTP'nin, bağımsız adaylarla katıldığı 22 Temmuz 2007 seçimleri sonunda TBMM'de temsil edilmeye hak kazanması üzerine seçim sonuçlarını değerlendirirken, Leyla Zana'nın 20 Temmuz 2007’de zikrettiği "Türkiye'nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir" sözleri hakkında ise şunları söylemekteydi:
"Bizim niyetimiz bu. Çalışmalarımız bu yönde. Bu söylediklerimizin gerçekleşmesi için hükümetin de devletin de iyi niyetli olması lazım." (Radikal, 23.7.2007)
Ahmet Türk 2006 yılındaki konuşmasında "İstenen nedir?" sorunu yanıtlarken, taleplerini saymamakta, sadece "birinci aşama… ikinci aşama…" şeklinde ayrılıkçı Kürt hareketinin nihai amacına ulaşmak amacıyla gerçekleştirmek için önüne koyduğu evreleri ifade etmekteydi. "Ben siyasetçi olarak AB sürecinin desteklenmesi gerektiğine inanıyorum" diyen Ahmet Türk, AB üyeliği konusunda da şunları söylüyordu:
"AB üyeliği Türkiye'nin demokratikleşmesini getirir. Bu Kürtleri rahatlatır. Demokratik bir Türkiye'den Kürtler de yararlanır. Tartışılacak, çözümlenecek çok sorun var. "Türkiye AB'ye giriyor, mesele bitti" diye de düşünülmemeli. Türkiye'nin AB'ye girmesi için en az on beş yıl gerekiyor. Kürtlere "on beş yıl susun" demek doğru değil." (Radikal, 17.4.2006)
Ahmet Türk, birçok şapşalın aksine AB üyeliği ile Kürt sorununun son bulmayacağı kanaatindeydi:
"Kürt sorunu çözülmeyecek. AB üyeliği her şeyi çözseydi Bask ve IRA'yı da çözerdi. İspanya AB'ye girdikten çok uzun süre sonra, diyalog sonucunda verilen bazı haklarla bu noktaya geldi. …AB üyeliği Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun demokratik çözümü, Kürtlerin bazı haklarının güvenceye alınması konusunda önemli bir adım, ama yeterli değil."
"Türkiyelilik"in bir üst kimlik olmasını ve "Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerde ana diliyle eğitim hakkının verilmesini" talep eden Ahmet Türk'ün "Kürtler bağımsızlıklar istiyor mu?" sorusuna verdiği yanıt ise çarpıcıdır: "Kürtlerin gündeminde bağımsızlık yok. Avrupa vatandaşı olmak Kürtlerin lehinedir."
Görüldüğü gibi o günkü "aşama"nın hedefi bağımsızlık değildi! Bu bakış açısı, sadece, Ahmet Türk'e özgü de değildir üstelik... Bir yandan AB üyeliğini desteklerken, diğer yandan bunu nihai amaçlar açısından yetersiz gören ve ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin bağımsızlık hedefi doğrultusunda sadece yaşamsal bir ara aşama olarak değerlendiren bu yaklaşım, birçok Kürt siyasetçide egemen bir anlayıştır. Örneğin eski DEP milletvekillerinden Hatip Dicle, "AB üyeliğinin sağladığı hukuki güvenceler, anayasal hak ve özgürlükleri Kürtler yeterli bulmuyorlar mı?" sorusunu şöyle yanıtlamaktadır:
"Hayır bulmuyorlar. Anadilde eğitim bizim asla vazgeçemeyeceğimiz bir konu. Bu, Kürtlerin kırmızı çizgisidir. Çocuklarımızın ana dilde eğitim hakkından vazgeçmeyiz. AB'nin bu konuda oluşmuş kesin kararı yok. AB "biz Kürtlerin kültürel haklarından yanayız" diyor, ama bunun detayına girmiyor. Mesela biz kendimizi yönetmek de istiyoruz. Türkiye'nin eyalet sistemine geçmesini istiyoruz. Etnik değil, coğrafi eyalet olacak bu. AB üyeliğinde bunların garantileri yok. AB'nin getirdiği haklar yetersiz. AB sadece bireysel haklar getiriyor." (Radikal, 25.9.2006)
Buna rağmen Hatip Dicle'nin, "AB'nin Kürt halkının yararına mı zararına mı olduğunu düşünüyorsunuz?" sorusuna verdiği yanıt yine de olumludur:
"Yararınadır. Tabii ki AB hukuku ve demokrasisi Türkiye'den yüz kat ileri. Biz AB üyeliğini destekliyoruz."
"Bağımsız Kürdistan" hedefi doğrultusunda AB üyeliğini ve sağladığı olanaklardan yararlanmayı yaşamsal bir ara aşama olarak gören bu anlayış, sadece PKK çizgisinde olan Kürt siyasetçilerinde görülmüyor. Hatta Hatip Dicle'den ve Ahmet Türk'ten farklı olarak eyalet sistemini bile yetersiz gören, federasyon ve Kürtçenin resmi dil olmasını talep edenler de var. Geçmişte Kemal Burkay ile de beraber çalışmış olan ve şu an Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) Başkanı olan Sertaç Bucak, "Türkiye'de federasyon mu istiyorsunuz?" sorusunu şöyle yanıtlıyor:
"Tabii bizim programımızda da var bu. Avrupa'da İspanya, Belçika gibi federasyon biçimleri var. Belçika'da federasyon olmuş, bizde niye olmasın? Kürtlerin bir idari statüye kavuşması lazımdır. Bana göre bu statü de federasyondur. Ancak Avrupa standartları yaşama geçirildikten sonra Kürt sorununa idari anlamda nasıl çözüm getirebiliriz diye tartışabiliriz biz. Eğer Kopenhag Kriterleri tam anlamıyla uygulanırsa, Türkiye'de Kürt sorununun çözümü için önemli bir adım atılmış olur." (Radikal, 5.3.2007)
Peki, "Türkiye'nin hak ve özgürlükler konusunda AB standartlarına kavuşmasıyla Kürt sorunu çözülemez mi?" Bucak'a göre "tam anlamıyla çözülemez":
"Mesela Kürtlerin çoğunluk olduğu bölgelerde Kürtçenin de resmi dil olmasını istiyoruz. Bu AB'nin Kopenhag Kriterleri içinde yok… Kürt federe devletinin resmi dili Kürtçe olur. Türkçe de zaten bütün devletin resmi dilidir. Bu olabilir. Ayrıca diğer yerlerde, mesela İstanbul'daki Kürtler de isterlerse Kürtçe eğitim yapan okullarda okuyabilirler."
Sonuçta ne Öcalan’ın “Katalan modeli” talep etmesi ne de Cemil Çiçek’in Amerika’yı yeniden keşfeder gibi “Kuzey Irak modeli” istenildiğinden bahsetmesi bugünün gelişmeleri değildir. Ama geçmişte (ve bugün) ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin hedefinin özerklik ve federasyon aşamalarından sonra bağımsızlık ilan etmek olduğu konusunda uyarılarda bulunanlar ne hakaretlerle, ne suçlamalarla karşılaştılar: onlar, barış istemiyordu, akan kandan nemalanıyordu, demokrasiye karşıydı, savaş yanlısıydı vs… Örneğin Cengiz Çandar’dan Oral Çalışlar’a, Soli Özel’den Ahmet Altan’a kadar liboş takımı ise, Irak’ın bölünmesi ya da bölücülerin bağımsızlığı amaçlaması gibi olasılıkların söz konusu bile olamayacağını, bütün bunların bir paranoya olduğunu söyleyerek milletin uyutulmasında üzerlerine düşeni -itiraf etmek gerekir ki- hakkıyla yerine getirdi ! Bu arada Türkiye, AB sürecinde koşar adım ilerlemek adına “reform” adı altında açılım üstüne açılım yaptı! Terörü önlemek bahanesiyle sözde demokratik düzenlemeler yapıldı, ama bütün bunlar aslında terör örgütüne verilen tavizler olmanın ötesinde bir işleve sahip olmadı. Bir “salam politikasını” ustalıkla uygulayan bölücü hareket, üstelik nihai amacını gizlemeye bile gerek görmeden kazanımları cebine koyup yoluna devam etti!
Ve bugün, artık öyle bir aşamaya geldik ki ülkenin özerk Doğu Karadeniz, özerk Orta Karadeniz, özerk Kürdistan vb. şeklinde bölünmesi, her bölgede, bölgesel parlamentoların olması, Türk bayrağının yanında sarı- kırmızı-yeşil bayrağın da dalgalanması talep edilir oldu! BDP lideri Şırnak’tan Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı’na “halkın demokratik özerklik talebini kabul edeceksin!” şeklinde meydan okuyarak emir vermeye başladı. Kandil’den yapılan açıklamalarda devletin Öcalan’ı görüştüğü iddia edildi.
Bütün bu gelişmelerin tek sorumlusu, 2002’de neredeyse sıfırlanan terör ve bölücülüğün tekrar hortlamasını sağlayan politikaların uygulayıcısı AKP iktidarıdır. Şimdi, “asıl amaçları bağımsızlık, ama konjoktür uygun olmadığı için Kuzey Irak modeli istiyorlar” gibi laflarla göz boyamaya çalışanlar, bugünkü koşulların ortaya çıkmasının birinci dereceden sorumlusudur.
Kısacası sözün bittiği noktadayız artık… Türkiye, AKP iktidarından kurtulamadığı sürece, ne terör konusunda ne de başka sorunlar hakkında söyleneceklerin zerre kadar anlamı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği ve ulus devletin varlığının tartışmaya açıldığı günümüz koşullarında hâlâ “açılım” masalı okunuyorsa eğer, suçluyu başka yerde aramayalım, sorun Ankara’da demektir!
12 Eylül halkoylaması o sorunu ortadan kaldırmak için ilk fırsattır.